RÖPORTAJ - FIKRET BILA

 

Sayın Bila, sizi öncelikle 2007 Abdi İpekçi Yılın Gazetecilik ödülüne “PKK ile geçen 24 yılın komutanları başlıklı” dizi haberinizle layık görüldüğünüz için tebrik ederiz,. Siz Gazi Üniversitesi ekonomi fakültesi mezunusunuz. Neden gazeteciliği seçtiniz? O süreç nasıl işledi biraz bahsedebilir misiniz?
Fikret Bila: Tabi, ben öğrenciyken aslında gazetecilik mesleğine başlamıştım. Yankı dergisinde 1977 yılında. Stajyer olarak başladığımda henüz öğrenciydim. Çok zevk aldığım bir meslekti. Şöyle düşünüyordum geçken; iki meslek benim için ideal olabilir, ulaşabilirsem. Birincisi; üniversite öğretim üyeliği, diğeri de basın olur diye düşünmüştüm. Çünkü hani okumak, yazmak, araştırmak bu mesleklerde var ve okuyarak yazarak hayatınızı kazanma şansı en fazla bu mesleklerde. Böyle araştırmaya, okumaya da meraklı biriydim. Onun için ya üniversite ya da basın diye düşünmüştüm. Üniversite öğrencisiyken girmek gerekir derlerdi bizim büyüklerimiz basına. Çünkü benim abimde gazeteciydi. Öyle başladım. Sonra ara vermek zorunda kaldım. Okul bitti, o zaman gazetecilik koşulları çok zordu. Sigorta yoktu, kadro yoktu, hiçbir güvence yoktu, hemen hemen maaş almıyorduk denilebilir. Ara vermek zorunda kaldım ama yine gönlüm basındaydı. Okulu bitirdikten sonra bende sizler gibi kurul sınavlarına hazırlandım ve Sayıştay sınavı girip orayı kazandım. Orada iki yıl kadar eğitim aldım. Daha sonra yeterliliğimi verdim. Sayıştay’da beş sene kadar kaldım. Daireler Kurultayı raportörü olmuştum en son ama gözüm hep basındaydı. Yine hafta sonları arkadaşlarımın yanına gidip yardım ediyordum eski meslektaşlarıma. Takma başka isimlerle yazılar yazmaya çalışıyordum. 5. Yılın sonunda karar verdim, düşündüğüm iki şeyi de yapabilmiştim. Birincisi basına gitme kararımı aldım,  ikincisi Sayıştay’da çalışırken bir taratanda akademik çalışmamı sürdürüyordum, doktora yapıyordum. Doktora derecesi de aldım. Böylelikle önümde üniversiteye gitme imkânı da doğdu, basına gitme imkânı da doğdu.  Ben tekrar basını tercih ettim ve beş yıl sonra tekrar 1986 yılında basına döndüm.
            Döndüğünüz medya kuruluşu hangisiydi?
Fikret Bila: Nokra dergisi vardı o zaman. Yeni çıkıyordu, iddialı bir dergiydi. O dergiyi çıkaran eski büyüklerimizden birkaç tanesi bana da teklif ettiler. Çünkü; dönmek istediğimi biliyorlardı. Bende tekliflerini kabul ettim. Sayıştay güvenceli,rahat iyi bir memuriyet sayılabilirdi meslek mensubiyeti bakımından ama ben çok mutlu değildim orada. Burada daha mutlu olacağımı düşünerek, belki daha kötü diyebileceğim koşullarla basına geri döndüm.
Peki, Türkiye de medya da yükselmenin, ilerlemenin koşulları ne sizce?
Fikret Bila: Tabi, Medya çok değişti bizim başladığımız yıllara göre. Olanakları da çok arttı, etkinliği de çok arttı. Çünkü medya teknolojisi değişti. Bizim zamanımızda gazeteler vardı sadece, bir tek TRT vardı. Oysa şimdi birçok haber kanalı, özel televizyon, internet siteleri… Yani basının alanı genişledi. Onun için daha cazip bir meslek haline geldi. Fakat, çok fazla rekabet olan bir meslektir. Yani başarılı olmak, ayakta kalmak, ilerleyebilmek için çok  fazla çaba göstermek gerekir. Bizim meslekte yanındaki arkadaşınızda rakibinizdir. Aynı işi yaptığınız için, haber üretmek, haberi kovalamak takip etmek, özel haber çıkartmak çok zor bir iştir.  Hem çok okumayı, çok çalışmayı hem de çok geniş bir çevreyi gerektirir. Yani hem çok geniş bir çevreniz olacak,  o çevre ile ilişkiniz kanallarınız sürekli açık olacak, sürekli olayları izleyeceksiniz, okuyacaksınız araştıracaksınız, mesai mefhumu gütmeden çalışacaksınız. Yani şu saatte gelirim, şu saatte giderim gibi bir kuralı yok bizim mesleğin. Bu tür zorlukları var ama eğer başarılı olmak istiyorsanız böyle çalışmanız lazım. Şunu da eklemem lazım; bundan sonra mesleğe girecek gençlerin bu niteliklerin yanı sıra birde mutlaka bir yabacı dili iyi derece bilmeleri gerekiyor. Çünkü dünya küçüldü, teknoloji artık bütün dünyaya aynı anda ulaşmanızı sağlıyor. Gazetecilikte artık küresel bir meslek haline geldi. Bu bakımdan dış dünya ile temasta olan, bir veya iki yabancı dile hâkim gençlerin gelmesi lazım ve biraz sabır gerektiren bir meslektir. Yani gazeteci oldum demek çok zordur, çünkü öğrenmenin sürekli olduğu bir meslektir. Bu bakımdan ilk yılları da zorluklarla geçer, güvencesiz geçer, rekabet içinde geçer. Bu rekabet ömür boyu sürer. Bu şartlara beş sene, on sene direnebilen, ayakta kalabilen iyi bir gazeteci olur.
            Türk medyası Dünya medyasının neresinde? Türk gazeteciliği hangi noktada?
Fikret Bila: Aslında teknolojik olarak dünya medyası ile aynıyız, hatta bazı alanlarda daha ileriyiz. Kullandığımız teknoloji, teknik imkânlarımız, iletişim alt yapısı, hem televizyonlarda hem de gazetelerde dünya ile aynı. Teknolojik bir gerilik söz konusu değil. Belki bizim tartışmamız gereken gazetecilik değerleri bakımında eksiklerimiz var diyebilirim. Evrensel gazetecilik kurallarına uyma konusunda pek sicilimiz temiz sayılmaz. Yani kendi alışkanlıklarımızı kırmamız gerekiyor. Okura, haber kaynağına, hitap ettiğimiz kitleye, herkese insan haklarına saygılı, hukuku esas alan, hukukun üstünlüğüne inanan bir yaklaşım içerisinde yapmamız gerekiyor işimizi. Ancak Türk medyası buna pek dikkat etmiyor. Özel hayatı ihlal edebiliyor, insan haklarını ihlal edebiliyor, yeterli araştırma yapmadan yayın yapabiliyor. Bunlar eksikler. Tabi son dönemde 1980 sonrasında oluşan basın sermayesinde, bazı art niyetli sermaye sahipleri de, basın-yayın araçlarını asli işleri gibi gösteriyorlar ama asli işleri olmuyor. Onu bir ara olarak kullanıyorlar, diğer işlerini yürütmek için, takip etmek için, siyasi otorite üzerinde baskı kurmak için veya başka güç odakları üzerinde baskı kurup çıkar sağlamak için kullanıyorlar. O kadar ki; bazen basın-yayın organları o sermaye sahipleri tarafından adeta bir şantaj aracı olarak, bir silah gibi kullanılıyor. Bunun süratle giderilmesi lazım. Basın yayın sermayesinin mutlaka temiz olmazı lazım. Çünkü bunun örneklerini yaşadık.  Bu tür yollarla çıkar peşinde koşan bazı gazete ve televizyon sahipleri battılar, batarken basın yayın organlarını da batırdılar. Orada çalışan arkadaşlarımızı da işsiz bıraktılar.  Ve bu yolla TMSF’ye gazete ve televizyonların mülkiyeti geçti. Düşünün devletleşmiş gibi oldu medyanın üçte biri. Bütün bunlara karşın dikkatli olmamız gerekir. Eksikliklerimizi böyle sayabilirim.
            Tüm bu anlattıklarınız kapsamında Türkiye de medyanın özgürlüğü konusunda ne diyorsunuz?
Fikret Bila: Basın tam bağımsız olması gerekir.  Yani yasama yürütme yargı erklerini halk adına denetleyecek dördüncü bir erk posizyonunda olması ve bu işlemi laiki  şeklinde getirmesi için bir kere tam bağımsız olması gerekir. Özerklik kavramı yetersiz kalır. Tam bağımsız olmasının öncelikli koşulu, o basın yayın organının ekonomik olarak da bağımsız olmasıdır. Eğer ekonomik olarak bir gazete yada televizyon bağımsız değilse, diğer kamu güçlerine dayanıyorsa yada başka ekonomik çıkar gruplarına dayanarak ayakta kalabiliyorsa o gazete ve televizyondan basının gerekliliklerini yapmasını beklemeniz gerçekçi olmaz. Bağımlı olur, yanlı yayın yapar, muhalefet edemez, sorgulayamaz araştıramaz ve işlevini göremez. Bunun için mutlaka bu sektöre girecek sermaye grubunun bütün güç odaklarından bağımsız olarak, ekonomik bağımsızlığını sürdürebilecek güçte olması lazım ve ona bağlı olan gazete veya televizyonun da kendi grubuna karşı bağımsız olması lazım. Buna da yazı işlerinin gazeteyi yapan insanların,  gazetecilerin bağlı oldukları grubun diğer işlerinden ve kararlarından bağımsız çalışmaları lazım. Araya kalın bir duvar örülmesi lazım. Bu sağlanırsa Türk basını da evrensel değerlere daha kolay ve zamanında ulaşır.
Peki, bu durum nasıl sağlanabilir ?
Fikret Bila: Bunun tabi kuralları var. Bazı ülkelerde yasaları var. Yani hukuki bir zorunluluk olarak var. Aslında bunun için yasaya da gerek yok. Centilmenlik gereği, basın işlevinin doğası gereği yapmak gerekiyor. Yani; basın yayın organlarının sahipleri de bunu düşünmelidirler ve yazı işlerine karışmadan, diğer işleri ile gazetecilik faaliyetlerini arasına duvarı onlarda örebilmeli ve duvarın öbür tarafında yani basın tarafında çalışanlar maaşlarını oradan alıyorlarsa bile kararlarını bağımsız bir şekilde verebilmeliler. Bu ancak böyle sağlanabilir, yasalarla sağlanabilir ama önemli olan gönüllü olarak sağlanmasıdır.
            Son dönemde gündemi meşgul eden bir bakana ilişkin yazınız oldu. Neden bakanın ismini kullanmadınız? Kendisi mi istemedi?
 Fikret Bila: Tabi, bizim meslek etik kurallarımız vardır. O kurallara uyarak çalışmak zorundayız. Bazen haber kaynakları isimlerinin verilmesini istemezler. Bu durumu “off the record” dan ayırmak gerekir. Çünkü söylediklerinin yazılmasına izin verir, ancak isminin belirtilmesine izin vermez. Eğer söyledikleri ve söyleyen kişi, haber niteliği taşıyan bir değerdeyse; bu yöntemi kullanarak da haber yapabilirsiniz. Bir tavzih yaparsınız ismini de söylemezsiniz, ama söylenen şey önemliyse, haber değeri varsa yazarsınız. Kendisi izin vermedikçe de kaynak açıklanmaz.
            Türkiye de AKP iktidarı ile birlikte laikliğe ilişkin bir tehdidi görüyor musunuz?
Fikret Bila: Tabi, bütün problem o zaten, bu tartışılıyor. AKP’nin seleflerinin çizgisine baktığımızda böyle bir bagaj taşıyor. Gerçi kurulduğu zamanlarda o partilerinin devamı olmadığını, laiklik ile ilgili bir sorun olmadığını yaşanmayacağını, bir din partisi olmayacaklarını söyleyerek Sayın Erdoğan, Sayın Gül ve Sayın Abdüllatif Şener partinin kurucu liderleri olarak bu taahhütle gelmişlerdi. Başarı sağlayıp hükümette oldular. Ancak zaman içerisinde bazı uygulamaları toplumun belirli kesimlerinde laikliğe karşı bir endişe uyandırdı. Bu endişe devam ediyor hala. Toplumun bir kesimini bu konuda ikna edemediler diyebiliriz. Bununda nedeni büyük ölçüde türban konusunda çok fazla takıntılı bir şekilde kalmaları, anayasayı değiştirmeyi bile göze alarak bu konu üzerine gitmeleri, bürokratik tercihlerini genellikle eşinin başörtülü insanlardan yapmaları, bir takım uygulama tarzları bu kuşkuyu kuvvetlendirdi.
           

DEVAMI>>