SU BITMEYEN DIL MESELESI

 

Türk edebiyatının en mümtâz şahsiyetlerinden ve en değerli üstadlarından, Mehmet Kaplan hocamız “Nesillerin Ruhu” adlı eserindeki “Dil Davası” başlıklı yazısına “ Türkiyenin en mühim kültür davâsı, hiç şüphesiz, dil davasıdır. O, bütün davâların başında gelir, Onu hal etmedikçe, kültürle alâkalı diğer meseleleri hal etmeye imkân yoktur. Çünkü düşünce ve duyguları nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faâliyetinin temelini teşkîl eder. İnsanoğlu, dil vâsıtası ile, dile dayanarak düşünür, dil vâsıtası ile bilgi edinir, millî ve içtimaî tesânüt dil ile olur.”(1) diye başlayarak bize dil mevzûsunun önemini salık verir.
Bir önceki yazıda kısaca bahsi geçen Öz Türkçecilik mevzûsuna burada devam etmek istiyorum, çünkü bu mesele öyle kısaca değinip geçilecek bir mesele değil, ortaya çıkışından bugüne kadar bu faâliyet hakkında birçok yazar, bilim ve fikir adamları makaleler, yazılar hazırladılar. Bir kısım şahsiyetler Öz Türkçe hâdisesini tabiî karşılayıp, desteklemiş, bir kısmı da kat’iyetle karşı çıkıp bunun Türk dilinin varlığına büyük bir zarar vereceği kanâatine varmıştır. Burada önemli husûslardan biri de şu ki bu harekete muhâlif olan şahsiyetler dile yön veren, edebiyatımızın en mümtâz ve bu meseleyi iyi idrâk edebilecek salâhiyete sahip şahsiyetlerdir. Merhûm “Mehmet Fuad Körülü, Hüseyin Câhit Yalçın, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yahyâ Kemâl Beyatlı” gibi üstâdlar sadece bir kısmıdır. Ziya Bey arkadaşları Ömer Seyfettin ve Ali Cânip Bey’in, “Genç Kalemler” dergisinde bir araya gelip başlattıkları ve bâzı aydınlar tarafından da desteklenen “Yeni Lisân” meselesi ve hazırladıkları program yanlış değerlendirilip, asıl gâyesinden uzaklaştırılmıştı. Hâlbuki Yeni lisâncıların faâliyeti, Türk dili için gâyet meşrû, dilin yapısını tehdit etmeyen bir faâliyetti.
Tanzîmât’tan sonra Türk ilmî, içtimâî ve kültür sahasına Batıdan yeni mefhûmlar gelmişti. Böylece Batıdan gelen fikir ve sanat anlayışlarına, ilmî ifâdelere, yeni mefhûmlara Türkçe karşılık bulma meselesi de tabiî olarak ortaya çıkmıştı. Nihâyet bu ihtiyacı karşılamak üzere yeni görüşler, akımlar belirdi. O zamanlar Avrupa’daki meselelerden ve memleketin durumundan haberdâr olan aydınlar millî bir dille, millî bir edebiyat yaratma husûsunun öneminden bahsetmeye başlamışlardı. Bu dönemde ve sonrasında dil meselesinde birbirine hayli karşı kutuplarda bulunan akımlar ve şahsiyetler bulunmuştur. Tasfiyeciler de bu akımlardan biridir. Bunların gâyesi Türk dilinin bünyesinde ihtivâ ettiği bütün Arapça, Farsça kelime ve eklerden ferâgat etmesini sağlamaktı. Daha önce söylediğimiz gibi Yeni lisâncıların bunlarla hiçbir alâkası mevcut değildir. Onlar dildeki bütün Arabî, Farsî kelimelerin atılması taraftarı olmamıştır.
Fikirleri ve parlak zekâsıyla hem Avrupalılar, hem de Türkler tarafından üstâd olarak olarak kabul gören Fuad Köprülü’nün 2 Nisan 1942’de Anayasa hakkındaki bir hükümet sorusuna verdiği, cevap bu faâliyetle ilgili duruşunu meydana koyuyor. Bu birkaç maddeyi Nihad Sâmi Banarlı’nın “Kitaplar ve Portreler adlı kitabından aynen naklediyorum:
Madde: 3-  Bu projelerin hazırlanışında hiçbir prensip gözetilmediğini ve hiçbir muayyen usûle riâyet edilmediğini zannediyorum. Meselâ sonu –tay ile biten kelimeler Türkçeye değil Moğolcaya âit bir ekle yapılmıştır. “Görev, ödev, saylâv” gibi kelimeler şekil bakımından, Anadolu Türkçesine tamâmiyle yabancıdır. “Yasa” gibi, ancak Moğol istilâsından sonra meydana çıkan tarihî bir ıstılâhın ana teşkîlât kanûnumuza ad olması da ne kadar doğrudur bilmiyorum.
Madde: 4-  Okuyup yazma bilmeyen halk arasına kadar geçmiş ve asırlarca kullanılmış kelimelerin yerine yeni kelimeler uydurulmasının doğru olmadığı fikrindeyim.
Bunlardan bâzılarının- meselâ “egemenlik” kelimesi gibi- kök bakımından da uydurma olduğu, bâzılarının da- meselâ “zor” kelimesi gibi – Türkçe olmadığı düşünülürse, tutulan yolun sakatlığı daha iyi anlaşılır.
Madde: 6-  …Kâh Fransız kalıplarına, kâh Moğol şekillerine, kâh Şarkî Türk şîvelerine göre uydurulan, kâh Arapçadan tercüme yoluyla meydana getirilen – meselâ “nâzır” tercümesi olan “bakan” gibi – birtakım kelimeler ve ıstılâhlar, anadilimizin daha şimdiden, âhengini, şîvesini, hattâ mantığını bozmak istidâdını gösteriyor.(2)
Bizim bugün kullanmakta çok mâsum bulduğumuz kelimeler karşısında Köprülü’nün tutumunu gördünüz. Bu husûsta Mehmet Kaplan hocamızın, “Kültür ve Dil” adlı eserinde “Türk Dili” başlıklı yazısında, aklıma gelen bir mevzûyu nakletmeden geçemeyeceğim. Kaplan hoca akılla ilgili (Akıl almak, akıl vermek, akıl dağıtmak, akıl hocası, akıl vermek vs.) yirmi kadar deyimi saydıktan sonra şöyle diyor: “Akıl” kelimesi Türkçeye, Arapçadan geçmiştir, ama bu yirmi kadar deyimi Türkler vücûda getirmişlerdir. Türkiye’de onları bilmeyen bir Türk tasavvur edilemez.
Şimdi “akıl” kelimesi Arapçadır diye onu dilden çıkarmak, “Türkçedir” diye ölü “us” kelimesini diriltmeğe çalışarak, yirmiden fazla canlı deyimi yok etmek “akıl kârı”mıdır?”(3)
Kaplan hocanın da bu mevzûda tutumu ortada. Yeri gelmişken değinilecek bir diğer mesele de bugün artık her tarafta, her uygun bulunan kelimenin sonuna iliştirilen -sal/-sel eki meselesidir. Bu ek özellikle mensûb olmayı ifâ eden, bizde kelimenin sonunda uzun ‘ î ’ olarak kullanılan nispet y’sinin yerine kullanılır, bu ek Arapça bir ektir ve Tasfiyeciler tarafından kullanılması, kesinlikle tehlikeli bir iş olarak addedilmiştir. ‘Siyasî’ yerine ‘siyasal’, ‘ilmî’ yerine ‘bilimsel’, ‘içtimâî’ yerine ‘toplumsal’, ‘kudsî’, yerine ‘kutsal’ vb. olarak kullanmışlardır. Ahmet Temir bu sıfat eki olarak kullanılan –sal/-sel ekinin Türkçeye büsbütün yabancı olmadığını Kazan-Tatar lehçesinde, bunun karşılığını bulduğu zannettiğini ifâde ediyor. Kazan-Tatar lehçesinde (eski adı ile Çağatay yazı dilinde) - -sıl/-sil diye bir ek vardır. Diyerek şu misalleri vermiştir:
“Tatarcadan misaller: ak-sıl (aksıl) ’ak karışık’, ‘beyazımsı’, kük-sil (küksil), ‘mavi karışık’, ‘mavimtırak’, su-sıl (susıl), ‘sulu, usareli’, yuk-sıl ‘yoksul’.      
Son zikredilen Tatarca ‘yuksıl’ sözünün Türkçe karşılğı ‘yoksul’daki  -sul eki (bağlı olduğu kelimeye göre -sıl,-sil şeklinde de olabilir), iki lehçe arasındaki karşılıklı fonetik münasebetlere de uymakta ve Tatarcadaki –sıl,-sil ekinin normal karşılığını teşkil etmektedir... Ancak aynı ekin bir kelimede –sul (-sıl), diğer bir yerde ise –sal (-sel) şeklinde karşımıza çıkması biraz şaşırtıcı gibi görünüyorsa da, fikrimce bunu, Arap yazısının Türkçedeki yuvarlak ve kısa ünlüleri göstermedeki zorluğunda ve bu yüzden yanlış okumalara sebep oluşunda aramak gerekecektir.” (4) demektedir.
Bir fikir olması bakımından Ahmet Temir’in de görüşüne yer verdim; fakat –sal, -sel ekinin yerine kullanılan bir ek zaten var, bununla birlikte ille de nispet î’sini kullanmak istemiyorum diyenler için misâllerle bir açıklık getirmek istiyorum. Meselâ; “Siyasal mesele” yerine ‘siyâset meselesi’, ‘bilimsel yol’ yerine ‘bilim yolu’, ‘toplumsal düşünce’ yerine ‘toplum düşüncesi’, ‘duygusal müzik’ yerine ‘duygulu müzik’ vs.” diyerek ikinci kelimelerin sonuna eklediğimiz –si, -u iyelik eklerini ve ‘duygulu’ kelimesindeki, isimden isim yapan –lu ekini kullanmakla Türkçenin yapısına daha uygun bir ifâde kullanmış oluyoruz aslında. Tabiî  bu nispet î’sinin kullanılmaması demek değildir. Bunlarla ilgili daha birçok misâl verilebilir. Burada bir husûsu hatırlatmalıyım ki; edebiyatımızın büyük ustalarının eserlerinde, hattâ dilde sâdeleşme meselesini ortaya atan şahsiyetlerin eserlerin de dahi yukarıda bahsettiğim ve daha birçok  uydurulmuş kelime ve ekleri göremezsiniz. Yüzyıllardır Türkçenin varlığında bulunan kelimelerle uğraşmanın sadece bize değil, Türkiye’nin  dışında yaşayan Türklere de zarar verip, onlarla olan bağımızın nasıl zedelenebileciğini idrâk etmemizde, değerli bilim adamı Necmettin Hacıeminoğlu’nun “Türkçenin Karanlık Günleri” adlı eserindeki şu ifadeleri bize yeterlidir zannediyorum:

“... bizim konuştuğumuz Türkçe ile Türkistan’daki soydaşlarımızın dili de yüzde doksan nisbetinde birbirinin benzeridir, aynıdır. Bizim uydurmacılığa sapmamız, uzak diyarlardaki ırkdaşlarımızla da irtibatımızın kesilmesine sebep olur. Böylece, bir nesil sonra, Türkiye’de ayrı bir dil teşekkül eder. Ve biz 100 milyonluk dünya Türklüğünden tamamıyle kopmuş, ayrılmış sayılırız. Onlardan farklı, onlarla soy birliğimiz yokmuş gibi oluruz. Meselâ bizim yeni nesil “seviye, mesele,mektep, müddet, müellif” kelimelerini kullanmıyor. Halbuki bu sözler bizi hem dokuz asırlık atalarımıza hem de Türkiye dışındaki soydaşlarımıza bağlamaktaydı. Çünkü bu kelimeleri onlar kullanıyordu. Bir Kerküklü’ye rastlasanız ve ona “yurt sorunlarını bir düzeye değin çözümledik” deseniz, o sizi anlamaz. Çünkü “sorun” ve “düzey” bizim uydurmacıların piyasaya sürdükleri yanlış ve cansız kelimelerdir.” (5)

 

Bekir Merih

 

Bibliyografya:
1- Kaplan, Mehmet, Nesillerin ruhu, s.107,ist.1967
2- Banarlı, Nihad Sâmi, kitaplar ve portreler, s.210, ist. 1985
3- Kaplan, Mehmet, Kültür ve Dil, s.40, ist, 2003
4- Temir, Ahmet, Türkiye Türkçesi’ndeki –sal / -sel Sıfat Eki
Nereden Geliyor?, Uluslararası Türk Dili Kongresi,s.6,ank.1996
5- Hacıeminoğlu, Necmettin, Türkçenin Karanlık Günleri, s.10, 1975