TOPLUMSAL ROLLER, BİREY VE RÖLATİVİZM
Toplumsal roller, bireyin dünyaya gelmesiyle birlikte ona toplum tarafından verilen görevler, toplumun bireyden bekledikleri olarak tanımlanmaktadır. Bireylerin başarılı, faziletli, erdemli sayılmalarının kriterleri çoğu zaman bireye yüklenen toplumsal rolün yerine getirilip getirilmediğiyle ilişkilendirilmektedir. Genelde toplumsal rol, bizzat statü kriterleri ile ilişkilendirilmekte, mevcut statü kriterleri ile toplumsal rol bağlamında bireye dikte edilenler paralellik göstermektedir. Acaba yalnızca toplumsal rollerini eksiksiz yerine getirenler mi başarılı, erdemli, faziletli, iyi bireyler olarak sayılmalıdır? Evrensel iyi ya da kotu kriteri var mıdır? Bireyler neden kendilerine toplum tarafından dikte edilen rollere uymak zorundadırlar? İyinin, doğrunun evrensel kriterleri var mıdır? Eğer varsa nedir? Bu makalede toplumsal rollerin dayatıldığı toplumlarda bireyin durumuna, farklı siyasal sistemlerdeki toplumsal rollere, toplumsal statü kriterleri ve toplumsal rol ilişkisine ve toplumsal rollerin bireye dikte edilmesinin yol açtığı sorunların çözüm önerilerine yer verilecektir. Örneklerden de anlaşılacağı gibi toplumsal kolektif rasyonel bir başarılı, faziletli, doğru insan profili ve her insanın kabul etmek zorunda olduğu değer yargıları, doğru-yanlış kriterleri ortaya koymak anlamsızdır. Kolektivist metodoloji ile oluşturulmuş bu gibi kavramların kriterleri, bireylere toplumsal rol olarak dikte edilmektedir. Kolektif rasyonalite ile tanımlanmaya çalışılan bu tür kavramlar, toplumsallığın muğlaklığı nedeniyle bireysel talep ve dileklerin geri plana itilmesine ve genel, ortak bir kriter yaratma adına bireylerin hayatlarına bireysel talepleri doğrultusunda karar verme haklarına, hayat felsefelerini belirleme haklarına müdahale etmekte; sonuç olarak bireyin arzularını, isteklerini geri plana iten ve bireyi kolektif kriterlere bağlayan bir durum ortaya çıkmaktadır. Gerek bireyleri totaliter bir yönetime bağlama amacındaki faşizm, gerek toplumsallık adına bireyin kişilik haklarını, tercihlerini tamamen görmezden gelen, insanları birey olarak değil de bir sürünün önemsiz parçaları olarak gören komünist rejimler, gerek toplumsal karar alma mekanizmalarını dini kurallara göre dizayn eden ve insanın en temel hakkı olan din ve vicdan hürriyetine dahi müdahale eden teokratik sistemler toplumu, bireylerin karar verme mekanizmasına dahil edilmediği ve bireysel tercihlerin pek de dikkate alınmadığı hedeflere yöneltmektedir. Bireyin kendi yaşamını ilgilendiren konularda bireysel olarak karar verme hakkı tamamen geri plana itilmekte ve birey sürünün önemsiz bir parçası olarak kolektif karar verici mekanizmaya uymak zorunda bırakılmaktadır. Sözgelimi sosyalist SSCB, teokratik Afganistan ya da faşist Hitler Almanyası’nda olduğu gibi bu ortak kolektif ya da totaliter karar alma mekanizmalarına uymayan bireyler bunu hayatlarıyla ödemişlerdir. Bu belirleme, bireyin seçme özgürlüğünü tamamen hiçe saymakta; bireye toplumsal kriterler dikte ettirilmekte, bireysel karar alma mekanizması tamamen geri plana itilmektedir. Birey kendi için en doğru olana kendisi karar verememekte, bireye kolektif karara uymaktan başka hiç bir seçenek verilmemektedir. Bireyi totaliter karar alma mekanizmalarına bağlama ve baskı altına alma isteği elbette totaliter bir anlayışa sahip kişilerin hoşuna gitmektedir. Fakat rölâtivist anlayıştaki bireyci ideolojilere sahip olanların ise bu düşünceyi benimsemesi söz konusu bile olamaz. Sözgelimi faşist, komünist ya da teokratik bir devlet düzeninde kişi kendi isteklerine göre bir hayat kurmak istediğinde çok sert bir tepki ile karşılaşacağı ve kolektif karalara uymaya zorlanacağı halde, özgürlükçü demokrasiyi uygulayan liberal bir sistemde birey temel ihtiyaçlar dışında hiçbir konuda kısıtlanmayacak ve zorlanmayacaktır. Zaten temel ihtiyaçları karşılayacak kadar gayret gösterilmeyen hiçbir düzen hayatını sürdüremez. Bireyler her türlü kriterini kendi belirlemekte, faaliyet alanları sınırlandırılmış bir devlette devletin politika üretme alanı kısıtlanacağı için olumsuz politikalardan etkilenme olasılığı azalmaktadır, bu sistemlerde birey hiçbir kritere uyma zorunda bırakılmamaktadır. Devlet liberal bir sistemde, farklı kriterlerin çatışması durumunda hakkaniyetli bir hakem olarak olayları çözmekle görevlendirilmektedir. Diğer önemli nokta da, toplumsal rollerin dağıtılmasında, toplumsal statü kriterlerinin çok büyük etkilerinin olmasıdır. Örneğin başarı kriterleri her dönemin statüsü ne ise onunla ilişkilendirilmiştir. Alain De Botton “Statü Endişesi” adlı kitabında tarihteki farklı statü kriterlerini şu örnekleriyle açıklıyor: Toplumsal statü kriterlerinden ve toplum tarafından dayatılan rollerden canı yanmış insanlara en yakındaki tarihi eserleri ya da mezarlıkları ziyaret etmeleri tavsiye edilebilir. Bu sayede kişi, tarihteki toplumlarda statü sahibi insanlarla, başarılı kabul edilen insanlarla başarısız kabul edilen insanların nihai durumunu karşılaştırma imkânı bulur. Buradan da şu çıkarım yapılabilir: Statü ve başarı kriteri sürekli olarak değişkenlik gösterdiği için geçmişte yüksek statülü ve herkesin imrenerek baktığı kişiler bugünün kriterleriyle sıradan hatta düşük statülü bile görülebilirler. Bu durum, geçmişte bu şekilde olduğu gibi gelecekte de böyle olmaya devam edecektir. Kısacası kriterlerin hem zamansal, hem de mekânsal olarak değişkenlik göstermesi, toplumsal başarı kriterleriyle uzlaşma sağlamanın çok da önemli olmadığını göstermektedir.
1 Alain De Botton, Statü Endişesi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.207,208
|