TOPLUMSAL ROLLER, BİREY VE RÖLATİVİZM

 

Toplumsal roller, bireyin dünyaya gelmesiyle birlikte ona toplum tarafından verilen görevler, toplumun bireyden bekledikleri olarak tanımlanmaktadır. Bireylerin başarılı, faziletli, erdemli sayılmalarının kriterleri çoğu zaman bireye yüklenen toplumsal rolün yerine getirilip getirilmediğiyle ilişkilendirilmektedir. Genelde toplumsal rol, bizzat statü kriterleri ile ilişkilendirilmekte, mevcut statü kriterleri ile toplumsal rol bağlamında bireye dikte edilenler paralellik göstermektedir. Acaba yalnızca toplumsal rollerini eksiksiz yerine getirenler mi başarılı, erdemli, faziletli, iyi bireyler olarak sayılmalıdır? Evrensel iyi ya da kotu kriteri var mıdır? Bireyler neden kendilerine toplum tarafından dikte edilen rollere uymak zorundadırlar? İyinin, doğrunun evrensel kriterleri var mıdır? Eğer varsa nedir? Bu makalede toplumsal rollerin dayatıldığı toplumlarda bireyin durumuna, farklı siyasal sistemlerdeki toplumsal rollere, toplumsal statü kriterleri ve toplumsal rol ilişkisine ve toplumsal rollerin bireye dikte edilmesinin yol açtığı sorunların çözüm önerilerine yer verilecektir.

 
Toplumsal rol diktesinin en açık şekilde görüldüğü konulardan biri kadın ve erkeğe toplum içinde yüklenen rollerdir. Ataerkil aile yapısına sahip günümüz toplumlarında, kız ve erkeklerin toplumsal cinsiyet ışığında farklı toplumsal rollere sahip oldukları her fırsatta vurgulanmaktadır. Sözgelimi giyecek seçiminde erkek çocuklara mavi, kız çocuklara pembe giysilerin seçilmesi; erkek çocuklara oyuncak silah, kız çocuklara ise oyuncak bebek verilmesi bireylere daha doğar doğmaz biçilen rolleri göstermek açısından yerinde örneklerdir. Kız çocukları oyuncak bebekleri ile oynarken aslında bir anlamda yetişkin döneminde “Kadının görevi evinde oturup çocuğuna bakmaktır.”  düşüncesi yavaş yavaş dillendirilmektedir.  Ya da töre adı altında bireylere toplum tarafından dayatılan bir takım normlar da, toplumsal rol diktesinin bir örneği niteliğindedir. Bireyin yaşadığı çevrenin baskın karakterli normları, değer yargıları ne ise, birey de bunları kabul etmeye zorlanmaktadır. Bireyin kendi yaşam felsefesi dâhilinde kendi değerlerini kendisinin yaratması söz konusu olamamaktadır. Birey kendi seçtiği hayatı değil, yaşadığı çevre tarafından kendisine dayatılan değerlerle dolu bir hayatı yaşamak zorunda bırakılmaktadır.

Örneklerden de anlaşılacağı gibi toplumsal kolektif rasyonel bir başarılı, faziletli, doğru insan profili ve her insanın kabul etmek zorunda olduğu değer yargıları, doğru-yanlış kriterleri ortaya koymak anlamsızdır. Kolektivist metodoloji ile oluşturulmuş bu gibi kavramların kriterleri, bireylere toplumsal rol olarak dikte edilmektedir. Kolektif rasyonalite ile tanımlanmaya çalışılan bu tür kavramlar, toplumsallığın muğlaklığı nedeniyle bireysel talep ve dileklerin geri plana itilmesine ve genel, ortak bir kriter yaratma adına bireylerin hayatlarına bireysel talepleri doğrultusunda karar verme haklarına, hayat felsefelerini belirleme haklarına müdahale etmekte; sonuç olarak bireyin arzularını, isteklerini geri plana iten ve bireyi kolektif kriterlere bağlayan bir durum ortaya çıkmaktadır. Gerek bireyleri totaliter bir yönetime bağlama amacındaki faşizm, gerek toplumsallık adına bireyin kişilik haklarını, tercihlerini  tamamen görmezden gelen, insanları birey olarak değil de bir sürünün önemsiz parçaları olarak gören komünist rejimler, gerek toplumsal karar alma mekanizmalarını dini kurallara göre dizayn eden ve insanın en temel hakkı olan din ve vicdan hürriyetine dahi müdahale eden teokratik sistemler toplumu, bireylerin karar verme mekanizmasına dahil edilmediği ve bireysel tercihlerin pek de dikkate alınmadığı hedeflere yöneltmektedir.  Bireyin kendi yaşamını ilgilendiren konularda bireysel olarak karar verme hakkı tamamen geri plana itilmekte ve birey sürünün önemsiz bir parçası olarak kolektif karar verici mekanizmaya uymak zorunda bırakılmaktadır. Sözgelimi sosyalist SSCB, teokratik Afganistan ya da faşist Hitler Almanyası’nda olduğu gibi bu ortak kolektif ya da totaliter karar alma mekanizmalarına uymayan bireyler bunu hayatlarıyla ödemişlerdir. Bu belirleme, bireyin seçme özgürlüğünü tamamen hiçe saymakta; bireye toplumsal kriterler dikte ettirilmekte, bireysel karar alma mekanizması tamamen geri plana itilmektedir. Birey kendi için en doğru olana kendisi karar verememekte, bireye kolektif karara uymaktan başka hiç bir seçenek verilmemektedir. Bireyi totaliter karar alma mekanizmalarına bağlama ve baskı altına alma isteği elbette totaliter bir anlayışa sahip kişilerin hoşuna gitmektedir. Fakat rölâtivist anlayıştaki bireyci ideolojilere sahip olanların ise bu düşünceyi benimsemesi söz konusu bile olamaz. Sözgelimi faşist, komünist ya da teokratik bir devlet düzeninde kişi kendi isteklerine göre bir hayat kurmak istediğinde çok sert bir tepki ile karşılaşacağı ve kolektif karalara uymaya zorlanacağı halde, özgürlükçü demokrasiyi uygulayan liberal bir sistemde birey temel ihtiyaçlar dışında hiçbir konuda kısıtlanmayacak ve zorlanmayacaktır. Zaten temel ihtiyaçları karşılayacak kadar gayret gösterilmeyen hiçbir düzen hayatını sürdüremez. Bireyler her türlü kriterini kendi belirlemekte, faaliyet alanları sınırlandırılmış bir devlette devletin politika üretme alanı kısıtlanacağı için olumsuz politikalardan etkilenme olasılığı azalmaktadır, bu sistemlerde birey hiçbir kritere uyma zorunda bırakılmamaktadır. Devlet liberal bir sistemde, farklı kriterlerin çatışması durumunda hakkaniyetli bir hakem olarak olayları çözmekle görevlendirilmektedir.

Diğer önemli nokta da, toplumsal rollerin dağıtılmasında, toplumsal statü kriterlerinin çok büyük etkilerinin olmasıdır. Örneğin başarı kriterleri her dönemin statüsü ne ise onunla ilişkilendirilmiştir. Alain De Botton “Statü Endişesi” adlı kitabında tarihteki farklı statü kriterlerini şu örnekleriyle açıklıyor:
M.Ö. 400’de Sparta toplumunda en çok rağbet gören ve el üstünde tutulan kişiler, iyi dövüşen, kocaman kasları olan asabi erkeklerdi. M.S. 476–1096 yıllarında Batı Avrupa’da ilk Haçlı seferlerinden sonra toplumun en çok saygı ve hayranlık duyduğu kişiler şövalyeler oldu. 1750–1790 yıllarında İngiltere’de savaşçı olmanın yüksek statü ile bir alakası kalmadı. İngiltere toplumunda en çok saygı duyulan kişiler iyi dans edebilen centilmenlerdi. 1600–1960 yıllarında Kuzeybatı Amazon’da yaşayan Cubeo kabilesinin gözünde yüksek statüye sahip bireyler, ağzını hiç bıçak açmayan erkeklerdi. Bu erkekler dans etmeye gitmez, çoluk çocukla uğraşmayı sevmezlerdi. Alçak statülü erkekler balık tutmaya mahkûmken, yüksek statülü erkekler avlanmaya giderdi.1” Alain De Botton’ın yukarıda verdiği zamansal statü anlayışı farklılıklarının yanında mekânsal farklılıklardan da söz edebiliriz. Sözgelimi kırsal bir çevrede yaşayan bir ailede çok çocuk doğurmuş, ev işlerini ve belki bağ-bahçe işlerini çok iyi yapabilen bir kadın başarılı bir kadın olarak algılanırken, kent hayatında ise bir şirkette yöneticilik yapan işkadınları ya da akademik başarı kazanmış bir kadın başarılı olarak algılanmaktadır. Aslında statünün hem zamansal, hem de mekânsal olarak farklılık göstermesi insanlığın, tarihselliği ve mekânsallığı göz ardı ettiğimiz takdirde uzlaştığı bir statü kriterinin olmadığını göstermektedir. Aslında statü kriterleri adına bir uzlaşma olmaması, dayatılmış toplumsal rollere uymama durumunda bireyin yaşayacağı olumsuzlukların da çok dikkate değer olmadığını göstermektedir. Diğer bir deyişle bugün için bireyin toplum tarafından hoş karşılanmayan yaşam tarzının başka bir zamanda ya da başka bir mekanda toplumun kabul ettiği bir yaşam tarzı olmayacağını kimse garanti edemez.

Günümüzde nasıl başarılı olunacağı, nasıl mutlu olunacağı, nasıl doğru bir hayat sürüleceği, neyin faziletli bir davranış olduğu gibi sübjektif konularla ilgili yüzlerce kitap, dergi ve makale yer almakta ve bu sübjektif kavramların çeşitli kriterler vasıtasıyla objektifleştirilmesine çalışılmaktadır. Bu kitap, dergi ve makalelerde hep tek tip bir başarı kıstası sunulmakta, bireyin ancak bu kıstasa ulaşması durumunda başarılı kabul edilebileceği belirtilmektedir. Oysa meseleye rölâtivist bir pencereden baktığımız zaman, tek bir başarı şeklinin bulunmadığını, her insanın içinde bulunduğu toplumun dayattığı toplumsal rollere uymak zorunda olmadığını, başarı, başarısızlık, faziletli insan olmak gibi kavramların rölatif kavramlar olduğunu görürüz.

Toplumsal statü kriterlerinden ve toplum tarafından dayatılan rollerden canı yanmış insanlara en yakındaki tarihi eserleri ya da mezarlıkları ziyaret etmeleri tavsiye edilebilir. Bu sayede kişi, tarihteki toplumlarda statü sahibi insanlarla, başarılı kabul edilen insanlarla başarısız kabul edilen insanların nihai durumunu karşılaştırma imkânı bulur. Buradan da şu çıkarım yapılabilir: Statü ve başarı kriteri sürekli olarak değişkenlik gösterdiği için geçmişte yüksek statülü ve herkesin imrenerek baktığı kişiler bugünün kriterleriyle sıradan hatta düşük statülü bile görülebilirler. Bu durum, geçmişte bu şekilde olduğu gibi gelecekte de böyle olmaya devam edecektir. Kısacası kriterlerin hem zamansal, hem de mekânsal olarak değişkenlik göstermesi, toplumsal başarı kriterleriyle uzlaşma sağlamanın çok da önemli olmadığını göstermektedir.

Sonuç olarak, başarı, başarısızlık, mutluluk, doğruluk, yanlışlık, erdemlilik gibi kavramların kriterleri bizzat birey tarafından belirlenmelidir. Bir başka deyişle bu tür kavramlarla ilgili herkesçe kabul edilmiş ölçütler yoktur. Bu olsa olsa yaşadığımız mekâna ve zamana göre değişkenlik gösteren bir toplumsal rol diktesidir ki hiç kimse toplumsal rol standartlarına göre hayatını şekillendirmek zorunda olmamalıdır.  Başarılı olmayı, mutlu olmayı, ne yapılması ne yapılmaması gerektiğini kitaplardan okumayı bir kenara bırakmakta fayda var. Uymamız gereken roller kendi istek ve yaşam felsefemizdir, başarı, mutluluk gibi kavramlar bulunmak istediğimiz nokta ile mevcut bulunduğumuz yeri olanaklar dâhilinde en aza indirebilmektir şeklinde tanımlanabilir ve başarılı ya da mutlu olmak ise ne istediğimiz ile ona ulaşıp ulaşmamamızla alakalıdır.

 

1 Alain De Botton, Statü Endişesi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.207,208