BASÖRTÜSÜ YASAGI

 

Anayasa mahkemesinin universitelerdeki basortusu yasagiyla ilgili verdigi son kararin da bize gosterdigi gibi, basortusu(turban) uzun bir sure daha gundemimizde olacaga benziyor. Peki Anayasa mahkemesinin verdigi bu karar insan haklariyla ne kadar uyum icerisinde? Diger bir deyisle, universitelerde basortusu yasagi bir insan hakki ihlali midir?

            Gorunuse bakilirsa Turk entelijansiyasi(!) bu konuda ki kararini coktan vermis. Onlara gore basortusu yasaginin, Leyla Sahin davasinin iyice ayyuka cikardigi gibi, bu yasaga magruz kalanlarin insanlik haklarini ihlal etmedigi asikar. Fakat bu konuda gozden kacirilmamasi gereken noktalar ve daha derin bir inceleme’nin gerekliligi hala mevcut. Ve bu satirlarin yazarinin gayesi, bunu yapmakla beraber, basortusu yasagini yalnizca insan haklari perspektifinden, zaman ve mekan kisitlamasini goz onunde bulundurarak, ele almak olacak.

            AIHM’in Leyla Sahin davasinda verdigi karar, yani, basortusunden dolayi Istanbul Universitesi rektorlugunce ogrenime reddedilen ogrencinin, davacinin iddia ettiginin tersine, Avrupa Insan Haklari ve Temel Hurriyetler Sozlesmesinin (1950) 8,9,10,14 ve 2. maddelerindeki haklarinin ihlal edilmedigine karar vermistir. Diger bir anlatimla, AIHM universitelerdeki basortusu yasaginin inanc hurriyeti ve egitim hakki dahil olmak uzere insanlik haklarini cignemedigine ve boyle bir yasagin demokratik bir toplumda gerekli olabilecegi hukmune varmistir. Ve ayni mahkeme benzer basortusu davalarinda benzer sonuca varmistir. Peki bu karar ne kadar mesru? Bunun otesinde, tek basina bu dava, konu hakkinda mutlak, sarsilmaz bir sonuca ulasmamiz icin yeterli midir? AIHM’in, kendi turunde essiz ve cok onemli bir yere sahip olmasi bir yana, Insan Haklari rejimi icerisinde tek otorite olmadigi cok aciktir. Diger bir deyisle, AIHM, insan haklari konusunda tek veya son soz sahibi bir organ degildir. Olmus oldugunu varsaysak dahi (velev ki!), bir meydan okumadan bagimsiz degildir. Sonucta, mahkemenin bu kararini sorgulayabilmemiz ve elestirebilmemiz icin elimizde basta Evrensel Insan Haklari Bildirgesi (1948) olmak uzere kendimize temel alabilecegimiz cok onemli enstrumanlar mevcut. 1948 yilinda ilan edilen bu bildirgede ve 1966 yilindaki Sivil ve Siyasi Haklar Mukavelesinde inanc hurriyeti, inancin ifadesi ve manifestosu kisinin tasarrufundan cikarilamayacak temel insanlik haklari olarak kabul gormustur. Fakat ilgili mukavele ve Avrupa Sozlesmesinde de belirtildigi uzere, inanc hurriyeti (freedom of belief) sinirsiz iken, inancin ifadesi(religious expression, manifestation), belirli sinirlandirmalara tabidir. Yine ayni belgeler, belirli bir inancin ifade seklinin ancak diger bireylerin hak ve hurriyetlerini, kamu guvenligini ve sagligini tehlikeye attigi surece sinirlandirilabilecegini belirtiyor. Diger bir deyisle, inancin ifadesi, ancak ve ancak diger toplum mensuplarinin hak, hurriyet, saglik ve guvenlikleri uzerinde bir tehdit unsuru haline geldigi takdirde sinirlandirilabilir. Ornegin, Rastafarya inancina sahip insanlarin esrar (Ganja-Marijuana) kullanmalari inanclarinin geregi iken, bu rituelin toplum sagligi uzerindeki somut zararlari, onun uzerindeki sinirlandirmalari mesru hale getiriyor.         
           
.           Bu cercevede onumuzdeki soru su: universite ogrencilerinin taktigi basortusu onun yasaklanmasini mesru kilacak kosullari sagliyor mu? Insan Haklari Izleme Orgutunun (HRW) de belirttigi gibi, sagladigini soylemek icin elimizde hicbir somut kanit bulunmuyor. BM Insan Haklari Komitesinin 1993 yilinda Sivil ve Siyasal Haklar Mukavelesinin inanc ozgurlugu ile ilgili olan 18’inci maddesine iliskin yaptigi aciklama da gozden kacirilamayacak kadar onemlidir. Bu aciklamada, basortusunun inanc hurriyeti cercevesinde degerlendirilmesinin gerekliligi vurgulanmistir. Yine ayni baglamda, Leyla Sahin davasinda karsi oy kullanan yargic (Françoise Tulkens), basortusunun propaganda amacli veya baskalari uzerinde bir baski araci olarak kullanilacagina dair somut kanit eksikligine deginmistir. Kisacasi, inanc hurriyeti uzerindeki sinirlamalari mesrulastiran kosullari basortusu’nun yerine getirdigine yonelik hicbir kanit bulunmamakta. Zaten basortusu yasagini destekleyen kesimler de ancak `farazi` bir tehditten (veya tehlikeden) soz edebiliyorlar. Bu sebeple, Leyla Sahin davasinda verdigi karar dolayisiyla, AIHM’in Islami basortusune karsi siyasi bir tutum aldigini ileri surmek belli bir temelden yoksun addedilemez.

 

AIHM’in bu tutumu Dahlab vs. Isvicre davasindaki kararinda kendini gostermektedir. Isvicrede basortusunden dolayi ogretmenlik yapamadigi gerekcesiyle mahkemeye basvuran Dahlab’in  davasinda AIHM, basortusunu “dini bir ilke araciligiyla kadin uzerine empoze edilen harici bir sembol” olarak tanimlamistir. Mahkemenin, Insan Haklarinin kuramsal olarak temelini olusturan bireyin yasami uzerindeki tasarruf ve tercih hurriyetini gormezden gelerek, dini gerekcelerle giyilen bir giysi hakkinda oldukca siyasi bir yargida bulunmasi, mahkemenin kararini verirken nasil Insan Haklari’nin ruhundan uzaklasarak zamanin ruhuna kapildigini gosteriyor. Diger bir anlatimla, bu basortusu yorumu, mahkemenin davayi salt insan haklari perspektifinden ele almadigi, siyasi kaygilara da onemli bir yer verdiginin bir gostergesidir. AIHM’in bu konudaki tutumu hakkinda bir yargida bulunmak ve konuyla ilgili farkli yaklasimlar arasinda saglikli bir karsilastirma yapabilmek icin, BM Insan Haklari Komitesinin Raihon Hudoyberganova vs. Uzbekistan davasini incelemek onemli bir yere sahip. Ozbekistan’da basortusunden dolayi universitedeki egitimine devam edemeyen Hudoyberganova’nin BMIH Komitesine basvurusu sonucunda, Komite, bu yasagi haksiz bulmus ve bu yasak icin mesru bir temel olmadigini hukmetmistir.   

            Sonuc olarak, 82 Anayasasiyla literature girmis olan ve ahlaken hakli cikartilamasi cok zor olan universitedeki basortusu yasagi bir insan haklari ihlalidir. Pratikte de, kutuplasmayi ve catismayi daha da derinlestirici bir maiyettedir. Her ne kadar basortusu ve onun uzerinden yaratilan korku atmosferi, yoneten zumre’nin toplum uzerindeki tahakumu’nun devami icin islevsel bir oneme sahip olsada, son kertede, bu atmosfer yine Turkiye uzerinde sarilmasi guc yaralar birakicaktir ve tam demokrasi yolunda yillarimizi calacaktir.