BİZİM APARTMAN

 

Bizim apartman çok katlı. Oldukça yüksek..

Dedemin babasından, büyük dedemden kalma bizim daire... Demeyin o zamanda nasıl yapmışlar. Yapmışlar işte... 60 daire var...

Ailemiz geniş… Birkaç aileden oluşuyor aslında apartman… Diğer ailelerin de dedelerinin babaları bizim büyük dedeyle beraber çalışmışlar. Biri tuğla taşımış, biri örmüş, biri sıva çekmiş, biri harç karmış biri malzeme tedarik etmiş.

Sırt sırta uğraşmışlar didinmişler. Ter atmışlar. Bazen tartışmışlar, bazen eğlenceli sohbetlerle atmışlar yorgunluklarını... Türlü türlü çalgılar ,türlü türlü ezgiler birleşmiş rakı balıkta ve her birinin suratında o aynı tebessüm!... Kimi içmezmiş ama yine de katılırmış , o sohbet kaçmazmış. Ayyaş olan içmeyene takılırmış hep ‘Sofican hayyam selam eyledi artık anlasın diyor cennet burası tadını cıkarsın diye’ Diğerleri gülermiş.. Hala anlatılır bütün mahallede onlar efsaneymiş herbiri.. Aslında herbiri değil de birliktelikleri! Onlarin o apartmanı o devirde nasıl diktikleri, o eglenceleri , o atmosfer nesilden nesile akagelmiş...

Semtten izlerlermiş sürekli , kimileri bu mutluluğu kıskanır aralarını bozmaya çalışırmış... Bizimkiler tertemizmiş  kanarlarmiş bazen.. Onların o temizlikleri , saflıkları , beyazlıkları mahallelerinin güzelliklerinden, o ezgilerin çeşit çeşit çalgıyla süslenmesinden, aldıkları o has terbiyeden, iyi niyetlerinden kaynaklanirmiş.. Zaman zaman birbirlerine darılırlarmış ama o apartman için harcadıkları emek onların kopmasına engel olurmuş hep..

Binayı yaparken çalışanların arasında birkaç ailede mahallenin dışındanmış.Bizimkilerle iyi anlaşırlarmış. Onlar da severlermiş birbirlerini. Çok eskilerden, onların da dedelerinden tanışırlarmış. Bir arada büyümüşler. Aynı duygularla yetişmişler. Bazen aynı kenar mahalle dilberini sevmişler. Bazen semtin dışındakilerle kavga etmişler çocukça..
Bizimkiler kızar bazen ‘gavurlar terkedin  burayı’ derlermiş onlara.. Onlar da ‘siz gidin be bu gözününüzün gördüğü  yer bize dedelerimizden kalma’ dermiş. Beş dakika sonra unuturlarmış hiç bişey olmamış gibi çalışmaya devam...Yani zamanla onlarda bizimkiler olmuş..

En nihayetinde onların torunları da bizimle şimdi. Daire 22’ de oturuyorlar.

Yahu bizim apartman pek bi renkli pek bi neşeli. Şimdi görenler hala kıskanır. Hala eski anlatılanlar gibi bir aradayız. Bazen kırılıyoruz birbirimize bazen eğleniyoruz. Ayyaşla Sofinin torunlarının takışmaları bile neredeyse aynı. Bazen tartışmaya dönüyor, bazen eğlenceli geçiyor..

Geçen bir deprem oldu. Oldukça şiddetli. Atlattık çok şükür kazasız belasız.. Herkes can havliyle attı kendini dışarı.. O sırada tabi ortalık biraz karıştı... Osman Amca küçük kardeşimi alıp indirmiş kucağında Agop Abi de Berguzar Yengelerin ufak kızını.. Biz böyleyiz işte.. Normal zamanda bazen tatlı, bazen sert geçer günlerimiz. Apartman aidatı için bile kızarız, darılırız birbirimize kimi zaman..

Ama sıkıntımız oldu mu biz biriz! Bizim apartmanın adı Türkiye! Bizim eskiler öyle koymuş! 

Apartmanın tadilat vakti geldi artık.. Babamın dediğine göre bizimkilerin binayı o kadar yüksek yapma nedenleri güneşin doğuşunu görebilmek, semtin dışında ne oluyor, ne bitiyor gözlemleyip kavrayabilmekmiş. Etraf bina doldu şimdi. Çoğu bizden yüksek. Bırakın güneşin doğuşunu, semti, önümüzdeki çıkmaz sokak dışında gördüğümüz birşey yok..

Bizimkilerin ruhuyla o tatta, bir şekilde asansör koymalı bir şekilde yükseltip tekrardan güneşin doğuşunu , tekrardan semtin dışındaki güzellikleri, neler olup bittiğini görmeliyiz..

Geçen Baran Abi ile konuştuk. İdris Dayi da sonradan katıldı sohbete. Apartmanın önündeki o sevimli çardakta. Birden küçük sohbet apartman toplantısına dönüşüverdi. Herkes aşağıya indi. Tabiki mangal, rakılar, balgama, kemençe... 20 dakikayı bulmadı hazırlık.

Ve yine tartışma!

Bu sefer asansör için başladı ilk. Salih Dayi o neymis öyle dedi. ‘Allah ayak vermiş çıkasınız diye’. Oğlu: ‘Baba ama ne güzel olur, nasıl çıkıcaz 15 kat’.
Salih Dayi yapıştırıverdi tokadı: ‘Eşşoğlu bu zamana kadar nasıl çıktın?’
Sonra tabi babamlar ikna etti bir şekilde. ‘Salih Abi kendine eziyetin bi anlamı yok , yorma kendini artık bin ,düğmeye bas evindesin işte kaç yaşına geldin’ diye.

Sonra da binayı yükseltmek için birkaç kolonun yıkılıp yeniden yapılması gerektiği asıl tartışma konusu oldu. Neredeyse ikiye bölündük! Bir kısmımız birkaç kolonu yıkmanın bizim eskilere ihanet olduğunu savundu. En üst kattan bi çıkma atalım dediler yükseltebildiğimiz kadar yükseltelim.

Ama bu bilime , doğaya aykırıydı. Bir şekilde kendimi ifade etmek zorunda olduğumu hissettim. Gençleri fazla dinlemezlerdi ama binanın yıkılacağını onlara anlatmak zorundaydım..

‘Ey ahali’ dedim. Bizimkileri, bizimkiler yapan birliktelikleriydi. Bunlari siz anlattınız bize. Peki neden birlikteydiler? Sadece bu binayı yapmak için mi? O zaman neden bu kadar heybetli yaptılar? Üç dört kulube yapsalardi o zaman yaşarlardı yine , amaç sadece sığınmaksa? Neden bu kadar bir arada kalmak istediler? Neden hepsi kendi kulubelerini yapıp da yaşamadılar? Yine görüşürlerdi, yine komşu olurlardı bizim gibi.. Ben size söyliyim. Onlarin bir hedefi ,bir hayali vardı. O da terastan güneşin doğuşunu izleyebilmekti..

 

Yeni birşeyler yapmayı düşünürken ister istemez bizim eskilere, eski güzelliklere kayıyor aklımız.. Yapacağımız yenilikleri düşünürken o terden, o yıkılmazlıktan alıyoruz gücümüzü , azmimizi!

 

Yalnız şunu ayırt edebilmemiz lazim. Biz ; eskileri , kolonlarda ya da rutubetli duvarlarda görmemeliyiz. Bizim eskiler sabah doğan güneşte saklı!